Stresin Yemekle İlişkisi

Stresin Yemekle İlişkisi

Küçük yaşlarımda seyrettiğim bir filmi hatırlarım. Renksiz çekilmiş bir Amerikan filmiydi. Sahnede sevgilisinden yeni ayrılmış bir genç kız kanepeye oturur. Ağlamaktadır. Elinde bir kova dondurma vardır ve kaşık kaşık yemektedir. Sanki hıncını dondurmadan çıkartmak istiyormuş gibi. Hekimliğim içinde de “ Doktor bey çok canım sıkılmıştı kendime bir makarna yapıverdim.” diyen hanımlarla karşılaşmışımdır.

Stres bir organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının zorlanması ve tehdit edilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Organizma başlangıçta bu durumdan hızlıca kurtulma çabası içine girer. Başa çıkabilmek için tehdit kaynağından kaçmayı ya da onunla savaşmayı seçer. Filmdeki bu genç kız bir kova dondurmayı kaşıklarken içinde bulunduğu stresten kaçmaya mı yoksa onunla savaşmaya mı çalışıyordu bilemem.

Pek çoğumuz, stresli olduğumuz zamanlarda iştahımızın kesildiğini ve zayıfladığımızı söyleriz. Ancak bazılarımız da, stresli olduğumuz zamanlarda yemeklere özellikle karbonhidratlı yiyeceklere yöneliriz. Aslında farkında olmasak da bizler stresli olduğumuz zamanlarda daha fazla yemek yeriz.

Yemek yeme davranışı tamamen fiziksel bir ihtiyacın sonucunda gelişmez. Yemek yemek sadece biyolojik bir aktivite olarak kalmaz aynı zamanda duygularımızı da besleyen bir faaliyet olur. Duygusal kaynaklı bir yeme türünde olduğu gibi biyolojik amaçlı beslenmenin bile yaşama dönük bir sembol olmasından dolayı herhangi bir canlıyı iyi hissettirme potansiyeli olsa gerekir. Bu yüzden kimi insanlar iyi hissettiklerinde de yemek yemeyi akıllarına getirirler. Ama çoğu zaman da stres, öfke, hayal kırıklığı, korku, endişe gibi duygularla baş etmek adına keşfedilen bir davranış da olabilmektedir.

Stresliyken Neden Çok Yemek Yiyoruz?

Stresliyken bazı insanların neden daha fazla yemek yediğini farklı yönlerden bakarak açıklamaya çalışabiliriz. Bu sorunun cevapları beynimizin biyokimyasında ve gelişme dönemlerimizde saklı.

Stres ve Yemek İlişkisi

Bazı insanlar, yaşadıkları ortamda, strese girdikleri zaman, yorulduklarında; ya da kaygılandıklarında, bir kaç lokma bir şeyler atıştırırlar. Bu davranış biçimi bazen gün içinde defalarca tekrarlayabilir. Yemek yemek, stresimizi ve kaygımızı yatıştırıcı bir etkiye sahip olduğu ve en kolay ulaşabildiğimiz doyum araçlarından biri olduğu için tercih ettiğimiz bir alışkanlık olur. Stres sonucu atıştırmaya alışırız.
Genellikle bu yiyecekler kolay taşınabilen, karbonhidrattan zengin tatlı, çikolata, ve bisküvilerdir. Ve aslında bunların hiç birini de sağlıklı olarak nitelendiremeyiz. Bu atıştırma tarzı sağlıklı öğünlerimizi de etkiler. Ki yemek düzeninin bozulması da, metabolizmanın sağlıksız çalışmasına neden olmaktadır.

Beynimiz yemek yemeyi sadece bir besin alma davranışı olarak algılamıyorsa, yemek yemenin beslenmek ve keyif almak gibi iki boyutu varsa ve eğer bir şey size keyif veriyorsa beyniniz onu stres anında kaygıyı bastırmak amacıyla da kullanmayı öğrenebilir. İnsanoğlu kaygısını gidermek amacıyla bir sürü yol üretir. Bunlardan bazıları beynimizin doğal kimyasının bir parçası, bazıları çok kolay ulaşabileceğimiz nesneler ya da yiyeceklerken bazıları da yasadışı maddeler olabilir.

Yaşamımızın yeni başladığı dönemlerde ağzımız yoluyla haz almayı kullanmışlığımız zaten vardır. Dünyada geçirdiğimiz ilk yılımızda ağzımız yoluyla haz almaya devam ederiz. Bazılarımızda bu dönemden diğer insanlara göre daha fazla kalıntı olabilir. Freud’a göre bir bebeğin memeden erken kesilmesi onun oral dönem dediğimiz bu evrede takılmasına sebep olabilir. Dolayısıyla yaşamımızın ilerleyen yıllarında da ağız yoluyla haz alma davranışı devam edebilir. Bunun farklı sonuçları da olsa bir tanesi yeme davranışı olarak karşımıza çıkabilir. Obesite, madde bağımlılıkları, tırnak yeme gibi davranışlar da bu sebeple ortaya çıkabilir.

Biraz varoluşçu bir yaklaşımla bakarsak yemek yeme bazı insanlar için var olmanın, yaşamanın iyi bir kanıtı olabilir. Yemek, doymak, açlık tehlikesinden uzak kalmak yaşama dönük bir durumdur. Var olmanın bir kanıtıdır. Varoluşunu bu yolla hisseden bir kimse için özellikle stresli anlarda yemek yatıştırıcı bir etkiye sahip olabilir.

Bu teorilere dayanarak yaptığımız çıkarsamaların yanında bir de beyin biyokimyasına yönelik yapılan araştırmalarda alınan sonuçlar vardır ki yemek yemenin beyinde ortaya çıkarttığı özel tabloyu açıklar. Bu konuda beynimizde çalışan bazı haberci moleküllerden bahsetmemiz gerekir diye düşünüyorum. Dopamin, üzerinde en fazla araştırma yapılmış olan haberci moleküllerden biridir. Yeme davranışında oynadığı rol çok belirgindir. Bu haberci molekül beynimizde ödül duygusunu harekete geçiren bölgeler arası bağlantıda görev alır.

Dopaminin yeme davranışında iki rolü vardır. Bunlardan birincisi kalori ihtiyacı içindir. İkincisi ise yemekten haz almanın sağlanmasıdır. İki dopamin beynin farklı yerlerinden salgılanır. Birincisi hipolalamustan, ikincisi duygusal hareketlerimizden sorumlu olan limbik sistemden salgılanır.

Sağlıklı kişilerde beyindeki dopamin reseptörleriyle yeme tarzı arasında bir ilişki bulunmuştur. Beyindeki dopamin d2 reseptör sayısı azaldıkça, kişinin stres durumlarında yeme ihtiyacının arttığı gösterilmiştir.

Örneğin kokain kullanıldığında bu molekülün görevi çok belirgin halde ortaya çıkar. Beyindeki dopamin çılgınca artar. Bu artış başlangıçta olağanüstü bir hareketlilik ve mutluluk hissi sonrasında da beyindeki bütün dopamin depoları boşaldığından ağır bir çökkünlük yaşanır. Araştırmalar özellikle obesite hastalarının beyinlerinde ortalamanın daha altında dopamin reseptörü olduğunu göstermiştir. Bu da onların ödül duygusuna ulaşmak için daha fazla yemek yeme ihtiyacını gösterirler.

Dopamin yanında nöropeptid Y diye isimlendirilmiş bir başka molekülün de stres ve yeme ilişkisinde etkili olduğu gösterilmiştir. Stres özellikle de uzun sürerse beyindeki nöropeptid Y seviyesi artar. Bu molekülün artışı da yeme davranışının artışında etkili olur.

Çok hafif bir öğün bile açlık hissini iki saat idare edebilir. Tok olmamıza rağmen yemek istememiz veya sürekli atıştırmak ihtiyacı içinde olmamız duygusal yemelerimizi gösterir. Duygusal durumlar; öfke, gerginlik, stresle başa çıkamama gibi durumlarda kontrolsüzce atıştırma yerine öfke ve sinirimizi bastırmamız gerekir.

Sinirli ve stresli durumlarda sürekli atıştırmak, özellikle çikolata gibi tatlı yiyecekler yemek kısa süreli bir doyum ve mutluluk getirse de bu memnuniyet çok kısa süre içinde geçer ve tekrar yeme isteği ile karşı karşıya kalırız. Bu bir kısır döngü yaratır ve bizi yeni sorunlara gebe bırakır.

Stresle başa çıkmak adına sürekli bir şeyler yemek yerine stresten uzak kalmak ya da stresle başa çıkma tekniklerini öğrenmek gerekir. Stresle başa çıkmak adına özelikle olumlu bir düşünsel çaba içine girmek, olumsuz varsayımlardan kaçınmak, içinde bulunduğumuz stresli durumu olduğundan daha da kötü isimlendirmelerle etiketlememek gerekir. Stresle başa çıkmada geçmiştekine takılmadan geleceğe bakabilmeyi öğrenmek ve bu yolla çözüm fikirleri üretmeye çalışmak önemlidir.

İyi arkadaş sahibi olabilmek, onlarla samimi bir şekilde dertleşebilmek ama aynı zamanda kendi kendimize de vakit geçirebilecek bir donanımda olmak, günlük rutinlerinizin dışına çıkabilmenizi sağlayan ve geçici bir heves olmaktan öte size zamanı unutturabilecek kalıcı uğraşlara sahip olabilmek stresle başa çıkabilmede önemli yollardır. Aslında bahsettiğim özellikleri olan kişiler stresle karşılaştıklarında bu durumları kullanarak stresle başa çıkmakla kalmazlar, hayatlarını zaten iyi şekilde düzenlemiş olduklarından başa çıkma potansiyelleri gayet yüksektir.


Sizi Arayalım


Yeme Bozuklukları anoreksiya nervoza, bulimiya nervoza ve son yıllarda tanımlanan tıkınırcasına yeme bozukluğu gibi psikiyatrik hastalıklardan oluşur. Bu tür psikiyatrik hastalıklardan kaynaklanan yeme bozukluğu fiziksel rahatsızlıklara da yol açar.
Sınav kaygısı, özellikle çocuk yaştan itibaren, çocuğa hayatının gidişini kökten değiştirecekmiş gibi sunulan sınavlarla karşılaşmanın çok sık olduğu ülkemizde sıklıkla gördüğümüz bir durumdur ve birçok problemi de beraberinde getirir.
Toplumumuzda başkalarının kendi hakkında neler düşündüklerini önemsemeyen insan sayısı yok denecek kadar azdır. İnsanlar başkalarının gözünde nasıl göründüklerini, akıllarda nasıl kaldıklarını çok abartılı bir şekilde önemsemektedir.
Panik atak ve panik bozukluk farklı şekilde tanımlanmaktadır. Panik atak, kişinin yaşadığı bir durumken, panik bozukluk, tekrarlatıcı panik atakların olduğu, insanı yeri geldiğinde günlük yaşamından uzaklaştırabilen ciddi bir rahatsızlıktır.
Obsesyonu “vesvesyon” olarak isimlendiren bir hastamın iç içe geçirerek yaptığı bu kelime üretimini her zaman gülümseyerek hatırlarım ki şu anda hastam iyi bir tedavi sürecinin ardından rahatlamış bir hayat sürmeyi başarabilmiştir.
Kaygı doğum anından beri hayatımızda neredeyse ilk karşılaştığımız duygu olsa gerektir. Ve yaşamda çoğu zaman işlevsel, gerekli bir duygudur. Tamamen kaygısızlık çeşitli filmler, romanlarda yüceltilebilmesine rağmen bir hayalden öte geçmez.
Depresyon özellikle son elli yılda, canımızın sıkkın ya da üzüntülü olduğu herhangi bir zamanda ağzımızdan çok kolaylıkla çıkan bir terim oluverdi. Oysa gerçek depresyon, belirli kriterleri olan ve bu kriterlerle tanı konulan bir rahatsızlıktır.
Bağımlılık yapıcı maddelerin oluşturduğu hastalıklar, madde kullanım bozukluğu ve madde kullanımına bağlı bozukluklar olarak ikiye ayrıldığından tedavi yaklaşımları da karşı karşıya bulunulan duruma göre geliştirilir.
Alkol bağımlılığı tedavisi akut dönem, subakut dönem ve uzun dönem tedavisi olarak planlanmalıdır. Hastanın durumuna göre hastane yatışı ve ayaktan tedavi programları uygulanabilir. Farklı tedavilerin uygulanması bağımlılıktaki şiddete göre değişir.
Esrar bağımlılığının tedavisinde, hastanın esrara başlamasına neden olan özellikleri üzerine ve esrarla birlikte oluşan ruhsal sıkıntılar üzerine hedeflenmiş bir ilaç kullanımı ve terapötik yaklaşımla tedavi stratejisi oluşturulur.
Son yıllarda bir çok ülkede alkole bağlı problemlerin tartışılmasında sadece bu sorunları yaşayan küçük bir grup insanın üzerine odaklanılmasından vazgeçilmiş, sigara ve AİDS mücadelelerinde olduğu gibi “yeni bir halk sağlığı hareketi” esas model haline gelmiştir.
Metropoldeki hayatımız, çalışma ortamlarımız, eğitim sürecimiz, trafikte geçirdiğimiz zaman, değişmiş davranış ve düşünce yapıları olan insanlarla karşılaşmalarımız, vücudumuz ve beynimizdeki kaygı ile başa çıkma mekanizmalarını fazlasıyla zorlar.
Alkol / madde kullanan annelerin bebeklerinde fetal ve neonatal kampliksayonlar sık gözlenir. Maddenin yarılanma ömrü fetusta enzimlerin yetersizliği ve bebrek yolu ile atılımın daha düşük olmasına bağlı olarak yetişkinlere oranla daha uzundur.
Sedatifler gerilimi azaltan ve mental sakinlik yaratan bir ilaç türüdür. “Sedatif” terimi gerçekte anksiyolitik terimi ile aynı anlamda da kullanılmaktadır; anksiyeteyi yani kaygı ve sıkıntı hissini azaltan ilaç anlamına gelmektedir.
Bağımlılık yapıcı maddeler temelde iki ana kategoriye ayrılmaktadır. Bunları şöyle ifade edebiliriz: Alkol, amfetaminler, kafein, kannabis, kokain, fensiklidin (PCP), hallusinojenler, uçucular, nikotin, opiyatlar, uyku verici-bunaltı gidericiler.
Bağımlılığa yatkın tipik bir kişilik yapısının tanımlanması mümkün olmamasına rağmen belirli bazı ortak özelliklerin varlığını söylemek de mümkündür. Bu özelliklerin belirlenmesinde içinde yaşadığı çevre ve bu çevrede üstlendiği roller önemlidir.
Dr. Tulga Tolun Şatır, bağımlı olan kişinin yaşam biçimini tamamen değiştirmesi gerektiğini açıkladı. Bağımlılık, kişilerin ruhsal ve bedensel sağlığına zarar vermesine rağmen, belirli bir eylemi tekrarlamaya yönelik önüne geçilemez bir istek duyma halidir.
Esrar (Marijuana), kenevir bitkisi Cannabis Sativa’nın çiçek ve yapraklarının kurutulup doğranması ile oluşan yeşil ya da gri bir karışımdır. Torba içinde ya da preslenmiş bir şekilde satılır. Haşiş ise kenevir bitkisinin reçinesinden yapılır
Galata Tıp Merkezi

info@galatatip.com.tr

En Üst .